4 Mart 2012 Pazar

HER DAİM CANIMIZ CENNETTE Mİ OLMALI? OLMADIĞINDA NE YAPMALI?


Bir solukta neler çekmez insan içine. Ta ciğerlerine anlık mesabede neler doldurmaz ki? Hüzünleri doldurur, yüreğinin en ücralarına, aşkı sindirir yürek zarına, dertleri sindirir. Bir solukta neleri hapseder başka başka bir bilseniz...

Bir yalnızlık vurdu mu kıyılarıma, yosun kokularını içime çeker gibi çekerim yalnızlığı da bir nefeste ta içerime. En tepeden, en aşağıya kadar batarım çukuruna yalnızlığın. Bulanır her bir zerre miskal hücrelerime. Sırça yüreğime çöreklenir sonraları.  Bir kırlangıç misali göç etse de bu duygular, hep benim bir parçam olarak ilk sırada yer alır. Nahif bir can taşırım omuzlarımda. Nahif ama bir o kadar ağır kütleye sahiptir.  Bazen yaralar geçer omuzlarımı bazense en yakın, biricik, yoldaş, sırdaş oluverir.

Cam kırıkları batar canımın en öpülmemiş, en dokunulmamış zerrelerine. Parmak uçlarımı kanatır saatlerce. Hüzünler bir ışık huzmesi gibi çakar beynimde. Gürültüsüyle sesim cılızlaşır adeta. Nefes nefes dolar bağrıma. Aldığım soluklar, vermeye sıra gelince dizilirler boğazımın tam ortasında. Çaresizlik başa düşman olur adeta. Kışkışlamak yetersizdir. Bir çöreklendi mi, bir oturdu mu hayatımın merkezine, tavaf eder dururum etrafında. Afakımı sarar çıkmaz sokaklar. Bir çıkış, bir yol, bir iz bulamaz olurum. En şiddetlisinden bir fırtınaya tevafuk ederim. En acımasız tarafıyla hoyratça savurur beni bir oradan bir buraya. Bunca gayret, bunca çırpınışın sonu kurtuluş olur mu bilemez olurum.

 Bir muammaya kapı aralasa da duygularım; ümitlerimi israf etmem öyle her zorluğa. Pencerelerim her daim açıktır rüzgâr esintilerine ılık ılık. Uzaklardan gelirler de buyur ederim içerime. Perdeleri örtmem katbekat üzerlerine. Misafirperverdir yüreğim acılara olduğu kadar sevinçlere de. Balonlar uçururum rengârenk gökyüzüne.

Pencereleri açık olmalı bir insanın. Kapatmamalı kendini ve ruhunu perdelerle. Sırçadandır yürek ama bir paye mesabesine ulaşmanın yolu ise açık olmaktan geçer bilirim. Sindire sindire, yaşamalı bu hayatı. Sevinciyle, kederiyle kabul görmeli bizde. Yalnızlığıyla, kalabalığıyla sevilmeli hayat. Her bir duygunun değeri ayrı ayrı bilinmeli. Zira öyle olmasaydı ne olurdu bir düşünsenize? Ümitsizlik olmasaydı; ümit etmenin kıymetini nasıl bilebilirdik? Yalnızlık olmasaydı; kalabalık bir ortamı nasıl değerlendirmemiz gerektiğini nasıl öğrenecektik? Peki ya hiç sevgisiz kalmasaydık; aşkın, muhabbetin, dostluğun kadrini kıymetini neye göre ölçecektik.

Sürgit senelerde yaşadığımız, bir şekilde olumlu veyahut olumsuz idame ettiğimiz bu hayat bizim iyi bir öğretmenimiz aslı itibariyle. Peki ya bizler nasıl bir öğrenciyiz? Hayatın kelimelerini anlamakta eminim zorluk çekiyoruz. Bizimle konuşma dilini eminim çözemiyoruz. Kimi zaman sert bir öğretmen; çünkü kelimelerini hoyratça savuruyor üzerimize. Dayanamıyoruz, yılıyoruz, yoruluyoruz… Bir de bakmışız tam zıddı; mülayim oluvermiş bize karşı. Merhametle kuşanmış afakımız. Ne var ki; sevinçlere alkış tuttuğumuz kadar, kederlere kapımızı açamıyoruz. Biz açmasak da kapımızı, dertlerimize karşı misafirperver olmasak da onlar hiç sormadan kurulurlar ruhumuzun başköşesine. İşgal ederler bir süreliğine hayatımızı. Kurtuluş çareleri, çözümleri ararız yek bir elden.  Tam çözümsüzlüğün var olduğu kanısına inandıracakken kendimizi bir kapı açılı verir ardına kadar ve buyur eder bizi kendisine. Benimde dilime böyle zamanlarda bir şiir dolanıverir. Senelerdir dillerde virt olan, birçok kişiye derman olan bir şiir takılır. Takıldığı gibi yaralarıma merhem oluverir. Çoğumuzun bildiği muhtemel bir şiirdir bu. uzaklardan gelen bir öğüttür ve de. Yunus Emre ne güzel söylemiş;
Hoştur bana senden gelen
Ya gonca gül yahut diken,
Ya Hayattır yahut kefen.
Nârın da hoş, Nurun da hoş

Unutmamak için, derdi de vereni, sevinci de vereni, okurum bu şiiri bir zikir misali. Kulaklarımda çınlayan bir öğüttür adeta. Zinhar bu dünya için biriktirdiğimiz kadar Ahiret hayatımıza da götürecek bir şeylerimiz olmalı, birikmeli. Zira zihinlerde güzel bir anı olarak biriken mutluluklarımız gibi, dertlerimizde sabrettiğimiz nispette amellerimize nakşedilecek ve güzel bir amel olarak ellerimize günü geldiğinde iade edilecek.  ve nihai olarak kimi kime şikâyet ettiğimi düşünürüm ve daha birçok severim dertlerimi. Hepsiyle barışık olurum. Tıpkı Yunus Emre in dediği gibi kahırda da, lütufta da, her koşulda derdi veren yüce, ulu Yaratana hürmeten kabullenirim. Ve karşılıksız kalmaz bilirim. Öyle bir karşılıktır ki bu yüceler yücesi Rabbimizin rızasına nail olmak vardır ucunda.  Hiçbir karşılık bu kadar kalıcı ve lezzetli değildir oysa. Ve hayat okulu böylelikle öğretir hale rıza göstermeyi. Zordur bilirim zordur amma velâkin unutmamalıyız derdi verenin kıymetinden ötürü dertlerimizi de sevmeliyiz. Takdirine rıza göstermeliyiz.

Nihayet olarak dertlerimize de, kederlerimize de, sevinçlerimize ve mutluluklarımıza gösterdiğimiz muameleyi yapmak; her daim canımıza bir cennet misali güzel iyilikler isabet ettiğindeki gibi onları da hoş geldin deyip bağrımıza basmak gerek. Bakın ve görün ki böyle yapmak sıkıntılarımızı daha da hafifletecek ve zamanla her şeyimizle kendimizi sevmemizi ve kendimizle daha çok barışık yaşamamızı sağlayacak. Aksi takdirde imtihan hayatı olan bu fani dünyada hep canımızın cennette olması gibi bir beklentiyle boğuşmaktan, debelenmekten bir gün ruhumuzda, bedenimizde yorulacak ve dimyata pirinç almaya giderken evdeki bulgurdan olunur deyimindeki misali elimizde avucumuzda olanı da kaybetme tehlikesiyle karşılaşacağız.

 Öyle ise ruhumuzun hüznüne, derdine ve kederine de mutluluğu, sevinci, neşeyi karşılar gibi merhaba… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder