25 Ağustos 2012 Cumartesi

HİCRET


Seninle ben; madde âleminden önce mana âleminde tanıştırıldık ilk olarak.
Daha ruhlarımız bedenlerimize emanet edilmemişken, kaderlerimiz birbirine emanet edilmişti.
Zamanın ve mekânın olmadığı ezelde kalem gıcırtıları yazmıştı yazgımızı kâğıtlara.
Gözlerimiz, ellerimiz buluşmadan önce, ruhlarımız buluşmuştu ötelerde. Ötelerin nuruyduk evvelde.
Sen ve ben Yazılmıştık ama yaşanmamıştık bir süreliğine. 
Sen ve ben Yazılmış bir masaldık ama okunmamıştık. ,
Yazılmıştık ama virgülden sonra bir noktaya varmamıştık. 
Gölgelerin dünyasında birbirimizi bulacağımız zamana dek bekleyecektik kuşkusuz.
Ta ki vuku bulup yaşayıncaya kadar, nokta oluncaya kadar beklemekti üzerimize düşen.
Ruhlarımız bedenlerimize emanet edildikten sonra her ikimizde gönderildiğimiz bu âlemde kendi hayatlarımızı yaşıyorduk.
Ne var ki; Madde âlemine geldik geleli bir yokluk içindeydi Kalplerimiz. Boşluğumuzu Doldurmayı, doldurulmayı bekliyorduk.
Kim nasıl giderecekti bu yokluğu? Kim nasıl dolduracaktı içimizdeki derin boşluğu?
Evvelimizde ve ahirimizde süreğen bir tatsızlık, bir yalnızlık vardı. Yokluk vardı aynalara her baktığımızda yüzümüzün derin çizgilerinde.
Var olmak için sebeplere sığınırdı insan çünkü. Arıyorduk bizde sebebimizi köşe bucak. Bekliyordum, bekliyordun…
Bekliyorduk…
Ve bilmiyorduk birbirimizi.
Ama içimizde bir şey Bilmediğimizi bilmeyi istiyordu!
İki âlem arasında geçen zaman diliminde bekledik onca.
Bir gün, vakti saati geldiğinde, ezelde yazılan yazı vuku buldu.
Kalemin kâğıtlara yazdığı alnımıza yazıldı ve Sonunda Yazılan oldu!
Tevafuk etti tam anlamıyla hayatlarımız; hayatlarımıza.
Bilinmeyenin gizliliği içinde kavuştuk dahi doldurduk dolduramadığımız derin boşluğu.
Bir sır, bir giz kuşatmışken etrafımızı; bulduk aramakta olduğumuzu.
Zira aramakla geçiyor insanın ömrü. Bilmediğini, bilemediğini aramakla…
Artık alnımıza yazılan ve aynı olan yazı ikimizin yazgısıydı.
Bize atfedileni, üzerimize teslim edileni ifa edecektik teslimiyetle.
Ve bağlayacaktık bağlarımızı düğümlerle.
Bu ne şans eseriydi ne de tesadüflere dayalıydı.
Tevafuk edilen zaman; doğrusuyla yanlışıyla bizim zamanımızdı.
Nasibimize düşeni bir çizgi üzerinde sırasıyla yaşarken şimdi; Bize ayrılan zamanı yaşama sırasıydı.
Payımıza ne düşüyorsa, ne kadar düşüyorsa…
Sonra…
Birleşmek yazılmışken ellerimize,  bir ayrılık vurdu sahilimize.
Yüreklerimizi kavuşturan kalem; günümüz, saatimiz dolduğunda yokluğumuzu, suskunluğumuzu yazdı. ...
Bir pranga gibi bağlandı yüreklerimize.
Mana âlemin de yazılan madde âleminde böyle vuku bulmuştu.
Ayrılık kaşlarını çattı gözbebeklerimizin ta içine. Bir şimşek gibi çaktı yüreklerimize. Beklenmedik bir anda beklenmedik şekilde hayatlarımızdaki düğüm çözüldü birbirinden.
Hangi ayrılık kolaydı? Ya da hangi ayrılık beklenebilinirdi ki?  Bizde; ansızın gelip, ansızın gittik bir birimizden. Ama bir tesadüf değildi tüm bunlar. Yaşanması gerekiyordu yaşadık yazılanı ve şimdi başka hayatlara yelken açtık.
Başka denizlerin dalgasıyla boğuşur olduk.
Hicret ettik bir yazılandan diğer yazılana. Ömür dediğimiz bir yolculuktan ibaret değil miydi? Ve üç şeritten oluşmuyor muydu?
Bir; gelişimiz,  İki; yol alışımız,  üç; gidişimiz…
Şimdi son yolda tüketiyoruz hayatı. bir ayrılık şarkısı çınlıyor kulaklarımızda.
Biz, yaşadık, ifa ettik hakkımızda yazılanı. 
nihayet buldu sonunda; yaşadık ve bitti!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder