Bir kuyunun içine düştüm. Ne sonu belli ne başı belli… Gel zaman
bekledim git zaman bekledim. Yoldan geçen bir kervan beni de bulur dedim. Ne
kervan geçti ne de bir başkası. Sonra bir ışık huzmesi geldi çattı gözlerime. Kendi
çabamla çıktım tırmana tırmana gün yüzüne. Sağıma baktım, soluma baktım bir
tanıdık yüze rastlamadım. Yollara düştüm mecramı bulmak için, kendim olmak için
az yürüdüm dinlendim, çok yürüdüm yol aldım. Dere tepe dağ aştım. Derken küçük terk
edilmiş bir eve vardım. Tüm terk edilmişliği ve viraneliğiyle orada yaşamaya
başladım. Günler oldu, haftalar oldu, yıllar oldu derken bir selam verenim
olmadı. Kendi çayımı kendim içtim bir kahvemi içip kırk yıl hatırımı yâd edecek
dostum olmadı. Sonra bir gün düşündüm nerden düştüm bu kuyuya? Arayanım yok mu
bu dünyada? Öldü mü sandılar? Yoksa
unutup maziye mi gömdüler. Bu yalnızlık dipsiz kuyu ile başladı nerede son
bulacak? Bu yalnızlıkta benin sonum ne
olacak? Düşündüm taşındım bir cevap bulamadım. Böylece düşüne dururken bir gece
vakti gözlerim daldı yıldızların parladığı rüyaların ötesine. Bir ses işittim
öyle uzaktan; düşün, düşün diyordu. Kalbime şüphe tohumları ekiyordu. Hani
neredeler güvendiklerin, sevdiklerin... Evet dedim yoklar. Aramadılar,
sormadılar, bir ses olsun etmediler. Hasret ne duymadılar. Bir katre özlem biriktirmediler.
Etraf sessiz ve renksiz kendimle baş başa hala düşünüyordum. Bu nasıl bir rüya
bilmiyordum. Sonra camdan sızan ay ışığı yüzümü okşarken uyandım. Aynı hayatı
yaşamaya devam ettim. Amma velâkin dilime pelesenk oldu bir cümle, zihnimin
çarkını çevirdi… Herkes gitti kimse yok! Yokluk yalnızlığa gebe şimdi…
Bu yalnızlığın sebebi sonunda anladım ki;kimse beni sevmiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder