Gece yarısına
çeyrek var. Saatime bakışımın üzerinden saniyeler geçmesine rağmen tekrar
tekrar bakıyorum. Soğuktan camları buharlaşmış saatimin... Bunu bilmem bir kaç
kez bakışımın ardından ancak fark ediyorum. Son otobüs saat tam gece 12'yi
gösterdiğinde kalkacak biliyorum. Durakta nöbeti devralan asker gibi bekliyorum
bende. Elimde izlediğim sinema biletiyle oynuyorum bir yandan.
Derken benimle aynı
sinemadan çıkan iki kişi geliyor durağa. Gecenin sessizliğine bir nebze olsun ses
oluyorlar. İzledikleri filmin etkisinden olsa gerek yalnızlıktan dem vurmaya
başlıyor biri. Yalnızlığa bir isim koyulacak olsa kendi ismimi koyardım diyor
hüzünlü bir ses tonuyla.
İstemeden de olsa
merak edip aralarında geçen sohbete kulak kesmeye başlıyorum… Hâlbuki istemeden nasıl kulak kesilir insan?
Oysa duymamak için çantamdan telefonumu çıkartıp bir iki müzik dinleyebilirdim.
Ki genelde öyle zamanlarda yani en ihtiyaç duyduğum anda kulaklığımı yanıma
almamış olurdum. Ya da bu ihtimal de söndü diyelim. Hadi kulaklığımı unuttum,
bunun yerine içimden bir şarkı mırıldanamaz mıydım? Hâlbuki Böyle yaparak
kendimi dinlemiş ve yanımdakilerin sesini de bastırmış olurdum.
'Ama' insan işte…
Asıl yapmak
istediğinin bir iki kelimeyle üzerini örtmeye çalışır. Bir bahane sunu verir
kendine her zaman. Hep bir 'ama' saklı tutar kendine… Bahaneleri bir kenara bırakacak olursak
konuşulan konu dikkatimi çekmişti.
Hâsılı dikkatimi
cezbeden diğer husus ise; arkadaşıyla sinemadan yeni çıkan birinin yalnızlıktan
yakınması, üstüne bir de yalnızlığa kendi ismini vermek istemesi olmuştu.
Elbette herkes
kendi yorumunu katar hislerine…
Belki iki arkadaş
sinemaya girmeden evvel bir yerlerde gezip zaman geçirmişlerdi beraber. Ne bileyim
vitrin vitrin gezmişlerdi yahut bir çay bahçesinde oturmuşlardı…
Dolu gibi görünen
boş şeylerdi belki de yalnızlığı çeken için tüm bunlar. Ki gece olup da kendine
çekildiğinde şehir, tüm hazlar ve tatlar nihayet bulduğunda hissettikleri
buydu; yalnızlık… Başka bir açıdan bakınca da hüzün doldu içime. Açımı şikâyet
edene değil de şikâyetçi olunan kişiye çevirmiştim bu kez. Sizinle zamanını
geçiren birinin yalnız olduğunu iddia etmesi haksızlık olmaz mıydı? Ve aklıma
bir soruyu da kaçınılmaz olarak getirmişti bu bakış; kim daha yalnızdı? Sabırla
dinliyordu arkadaşının hislerini. Sükûnetle… Kim bilir nasıl bir duygu
içerisine hapsediliyordu böylelikle.
Nasılda umarsızca,
hissizce sarf ediyorduk duygularımızı… Düşüncesizliğin zirvesine ulaşıyorduk
böylelikle…
Acı! Yalnızlığa
duçar olduğunu düşünmekte, senin yanında bulunup sana emek harcayanlara bu
haksızlığı yapmak da acı!
Kendimizi
yalnızlaştırırken, olanca sabrıyla yanımızda bulunanlara bu haksızlık ne acı!
Bu konuşmaya kulak
kesilirken(!) defahatle saatime bakmamın üzerinden dakikalar geçmişken, gecenin
zifiri karanlığında otobüsün farlarından yansıyan ışık gözlerimin içine doluyor
sonra… 12 ye 1 kala… Doğruluyorum ve biniyorum tek yolcusunun ben olduğum
otobüse. Yağmur çiselemeye başlıyor hafiften. Zamanlamayı harika buluyorum.
Telefonumu çantamdan çıkartıp yanımda olmayacağını farz ettiğim kulaklığımı
takıyorum kulaklarıma. Yağmur ve müzik iyi geliyor bu yolculuğa…
Ve tüm bunlara binaen
yalnızlık üzerine düşünmeye başlıyorum.
Ne dersiniz belki de
bir yazardır yalnız olan? Çünkü hiç gitmediği
bir sinemadan çıkar,
Hiç tanımadığı ve
görmediği insanları görür, Hiç vuku bulmamış bir
konuşmaya kulak kesilir…
Nihayet hiç binmemiş olduğu otobüse biner ve yağmurun yağışını hayal
eder…
Sizce de kimdir
yalnız olan?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder