15 Ağustos 2012 Çarşamba

YALNIZLIĞIN SİZCESİ…




Gece yarısına çeyrek var. Saatime bakışımın üzerinden saniyeler geçmesine rağmen tekrar tekrar bakıyorum. Soğuktan camları buharlaşmış saatimin... Bunu bilmem bir kaç kez bakışımın ardından ancak fark ediyorum. Son otobüs saat tam gece 12'yi gösterdiğinde kalkacak biliyorum. Durakta nöbeti devralan asker gibi bekliyorum bende. Elimde izlediğim sinema biletiyle oynuyorum bir yandan.

Derken benimle aynı sinemadan çıkan iki kişi geliyor durağa. Gecenin sessizliğine bir nebze olsun ses oluyorlar. İzledikleri filmin etkisinden olsa gerek yalnızlıktan dem vurmaya başlıyor biri. Yalnızlığa bir isim koyulacak olsa kendi ismimi koyardım diyor hüzünlü bir ses tonuyla.

İstemeden de olsa merak edip aralarında geçen sohbete kulak kesmeye başlıyorum…  Hâlbuki istemeden nasıl kulak kesilir insan? Oysa duymamak için çantamdan telefonumu çıkartıp bir iki müzik dinleyebilirdim. Ki genelde öyle zamanlarda yani en ihtiyaç duyduğum anda kulaklığımı yanıma almamış olurdum. Ya da bu ihtimal de söndü diyelim. Hadi kulaklığımı unuttum, bunun yerine içimden bir şarkı mırıldanamaz mıydım? Hâlbuki Böyle yaparak kendimi dinlemiş ve yanımdakilerin sesini de bastırmış olurdum.

'Ama' insan işte…

Asıl yapmak istediğinin bir iki kelimeyle üzerini örtmeye çalışır. Bir bahane sunu verir kendine her zaman. Hep bir 'ama' saklı tutar kendine…  Bahaneleri bir kenara bırakacak olursak konuşulan konu dikkatimi çekmişti.

Hâsılı dikkatimi cezbeden diğer husus ise; arkadaşıyla sinemadan yeni çıkan birinin yalnızlıktan yakınması, üstüne bir de yalnızlığa kendi ismini vermek istemesi olmuştu.

Elbette herkes kendi yorumunu katar hislerine…

Belki iki arkadaş sinemaya girmeden evvel bir yerlerde gezip zaman geçirmişlerdi beraber. Ne bileyim vitrin vitrin gezmişlerdi yahut bir çay bahçesinde oturmuşlardı…

Dolu gibi görünen boş şeylerdi belki de yalnızlığı çeken için tüm bunlar. Ki gece olup da kendine çekildiğinde şehir, tüm hazlar ve tatlar nihayet bulduğunda hissettikleri buydu; yalnızlık… Başka bir açıdan bakınca da hüzün doldu içime. Açımı şikâyet edene değil de şikâyetçi olunan kişiye çevirmiştim bu kez. Sizinle zamanını geçiren birinin yalnız olduğunu iddia etmesi haksızlık olmaz mıydı? Ve aklıma bir soruyu da kaçınılmaz olarak getirmişti bu bakış; kim daha yalnızdı? Sabırla dinliyordu arkadaşının hislerini. Sükûnetle… Kim bilir nasıl bir duygu içerisine hapsediliyordu böylelikle.

Nasılda umarsızca, hissizce sarf ediyorduk duygularımızı… Düşüncesizliğin zirvesine ulaşıyorduk böylelikle…

Acı! Yalnızlığa duçar olduğunu düşünmekte, senin yanında bulunup sana emek harcayanlara bu haksızlığı yapmak da acı!

Kendimizi yalnızlaştırırken, olanca sabrıyla yanımızda bulunanlara bu haksızlık ne acı!

Bu konuşmaya kulak kesilirken(!) defahatle saatime bakmamın üzerinden dakikalar geçmişken, gecenin zifiri karanlığında otobüsün farlarından yansıyan ışık gözlerimin içine doluyor sonra… 12 ye 1 kala… Doğruluyorum ve biniyorum tek yolcusunun ben olduğum otobüse. Yağmur çiselemeye başlıyor hafiften. Zamanlamayı harika buluyorum. Telefonumu çantamdan çıkartıp yanımda olmayacağını farz ettiğim kulaklığımı takıyorum kulaklarıma. Yağmur ve müzik iyi geliyor bu yolculuğa…

           Ve tüm bunlara binaen yalnızlık üzerine düşünmeye başlıyorum.
Ne dersiniz belki de bir yazardır yalnız olan? Çünkü hiç gitmediği bir sinemadan çıkar,
Hiç tanımadığı ve görmediği insanları görür, Hiç vuku bulmamış bir konuşmaya kulak kesilir…
    Nihayet hiç binmemiş olduğu otobüse biner ve yağmurun yağışını hayal eder…
                                             Sizce de kimdir yalnız olan?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder