Büyük bir
muharebenin güçlü, çevik, hırslı, ihtiraslı, yenilmez, ya da yenilmeyeceğini
düşünen muharipleri gibi inceden inceye hazırlanıyoruz karşımızdaki insanı
yenilgiye, hezimete uğratmak için. Kılıçlarımızı kalkanlarımızı, zırhlarımızı
büyük bir tedirginliğin gidericisi olarak kuşanıyoruz. Korumak ya niyetimiz
kendimizi. Başkalarına kıyarken bir hamle de kendimizi demirden siperlerin
ardına saklıyoruz.
En ağır
silahlarımızı seçiyoruz kimi zaman, kimi zaman da daha hafiflerini
kullanıyoruz. Ne var ki en ağırından, en
güçlüsüne kadar hepsinin tahrip etme gücü oluyor nihayetinde. Güçlü, zayıf demeden,
suçlu mu masum mu dikkat etmeden girişiyoruz meydan savaşımıza adeta.
Bizim
giriştiğimiz savaş silahlarla değil elbette. Bizim savaşımız kelimelerimizle,
dilimizle… Ah şu kelime savaşlarımız! Hep karşımızdakiyle savaşma
biçimimiz. Kelimelerimiz; bazen
zaaflarımız hasebiyle, bazen de ön yargılarımız nedeniyle kurşunlar misali
hedefine fırlatılıyorlar.
Ardı arkası
kesilmek, yorulmak bilmeyen çatışmalarımız, kavgalarımız hep ama hep
başkalarıyla nedense? Hiç ama hiç kendinizle değil!
Dur, bir düşün!
Bu yolculuk, bu sefer hazırlığı nereye? Kılıçtan kelimelerimizle hangi düşmanı
alt etmeyi hedefliyoruz? Kazanınca bu
savaşı bize altından madalyalar mı takacaklar dersiniz ya da göğemi
yükseleceğiz kutsallıktan? Hiç biri değilse zihinlerimizi sözlü savaş stratejileriyle
kirletmek niye? Niye barışamıyoruz kimseyle? Bir kez olsun kendimize sefere
çıkamıyoruz niye?
Tası tarağı
toplamışız kendimizden adeta. Kaçışımız uzaklara fersah fersah kendimizden. Ve
bir türlü bu fersah miktarını aşıp kendimize koşamıyoruz, dahi bu sebeple de
ulaşamıyoruz, varamıyoruz yine kendimize...
Çoğumuzda bir
yetenek seli alıp başını gidiyor. Sormayın gitsin hepimizin 6. hissi
kuvvetli... Karşımızdaki zat-ı âlileri bir çırpıda analiz edebiliyoruz.
Ferasetimiz başkaları söz konusu olduğunda zehir gibi işliyor maşallah. Ama
nasıl oluyorsa kendi nefsimizin işine mi gelmediğinden veyahut istikameti bir
türlü kendimize mi yöneltemediğimizden bilinmez, bir tek kendimizi analiz
edemiyor ve bu sebepten ötürü kendimizdeki kusur ve hataları göremiyoruz. Oysaki Yunus "sen seni bil sen
seni" dememiş miydi bize asırlar evvelinden? Peki, o zaman bu sözü kendimize dayanak
yapacak olursak biz ne kadar kendimizi biliyoruz? Ayşe nasıldır, Fatma neyin
nesidir diye soracak olsalar a dan z ye anlatırız huylarını. Ama kendimize gelince iki kelam edemeyiz bir
arada.
Evet, bizim
muharebemiz kelimelerimizle, davranışlarımızla. Ama içimizdeki düşmanla değil
de illa karşımızdakiyle. Oysaki hatırlayın Tebük seferini. Sadece bir sefer
idi. Ama öyle meşakkatli bir seferdi ki bu; Sahabe-İ Kiram Hazeratı evlerine
döndüklerinde tanınmayacak halde etleri kemiklerine yapışmıştı açlıktan.
Günlerce süren açlık ve sefer meşakkati o kadar ağırdı ki. Ama bu denli ağır
olmasına karşın sefer dönüşü Peygamber Efendimiz; küçük cihattan büyük cihada
döndük buyurmuşlardı. Nefsimizle savaşmamızın gerekliliğine dikkat çekmişti ve
dahi zorluğunu da dile getirmişti. Belki çoğumuz biliyoruz bu gerçeği biliyoruz
ve zorluktan kaçıyoruz. İnsanız ya hani
nisyandan geliyordu, unutan manasındaydı ya bir özelliğimiz; unutuveriyoruz.
Hatırlatılmadıkça da sık sık öyle kolay kolay hatırlamıyoruz. Kolay olana
meylimiz daha çok. Nitekim bu sebeple kendimizden ziyade karşımızdakinin
kusurlarını, hatalarını görmek kolayımıza geliyor. Bir çırpıda deyiveriyoruz
ben insanları çok iyi analiz ediyorum diye. Ama burada bir yanlışlık yok mu? Bu
biraz da kusur araştırmak olmuyor mu?
Eğer kendimizi
kötülüklerden korumak amacı ile faydalandığımız bir özelliğimiz ise bu ne ala.
Ama gıybet etmek, kusur araştırıp bu kusuru yaymak gibi faydamıza olmayan, tam
tersi zararımıza sebebiyet veren bir huy ise terk etmemiz gerekir bu davranışı.
Zira kişi kusuru evvela kendinde görmelidir. Atalarımız iğneyi başkasına çuvaldızı kendine
batır diyerek de bu konuya dikkat çekmiştir zira. Aksi takdirde faydalı
olabilecek bir özelliği kötüye kullanmış oluruz. O sebeple eğer analiz etme
yeteneğimiz var ise bunu evvela bizzat kendimize yöneltmeliyiz.
Hâsılı odur ki;
biz savaşımızı başkalarını tahrip ederek değil kendi nefsimizle verelim.
Özelliklerimizi, yeteneklerimizi öncelikle kendimizde uygulayalım. Daha
sonrasında olgunluk seviyesine erdiğimiz için başkalarıyla uğraşmaktan
kendiliğimizden vazgeçeriz. Çünkü olgunluk bunu gerektirir. Çünkü Peygamber Efendimiz
(SAV) nefsinizi terbiye edin derken bunu da istemektedir. Olgunluğa ermemizi…
Ve böylelikle Kendimizle meşgul olmamızı, başkalarının kusurlarıyla meşgul
olmamızı değil.
Ve artık bizim
için bu söz; kendimi iyi analiz ederim; başkasını değil şeklinde olmalıdır…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder